aklıma gelmişken çakayım postu:
bruce lee de kral adamdı.
(via robokachinder)
Source: sheenis
Source: sahendeBilirsiniz, bütün ülkeler kendi sanatlarını, sanatçılarını, sınır dışına çıkarmaya, böylece dünya uygarlık haritasında yerlerini almaya, varlıklarını yabancılara göstermeye çalışırlar. Ya bizde?
Bizde iktidarlar, şarkıcı kadınları, opera sanatçılarını, dansçıları, piyanistleri, kemancıları, yabancı yazarların piyeslerini oynayan tiyatrocuları, ressamları ve benzerlerini, sanat göstermeliği olarak, dışarı çıkarır. Böylece uygar dünyaya demek isterler ki,
- Bakın, biz de sizin gibi uygar bir ulusuz. Bizim opera şarkıcılarımız da tıpkı sizinkiler gibi, hem de yabancı dilden aryalar söylüyorlar. Sizin operalarınızı hiç de sizden aşağı oynamıyorlar. Gördünüz ya… Shakespeare’in oyunlarını sizin gibi oynuyorlar işte… Siz, bizi ilkel bir ulus sanmayın sakın, bakın müzisyenlerimiz de var, tıpkı sizin gibi, kimileri de sizdekilerden daha üstün piyano, keman çalıyor. Ressamlarımızın resimlerini de görün… Sakın siz bizi geri bir toplum sanmayın.Peki ya edebiyatımız? Ya Türk oyunu, Türk romanı, Türk hikayesi, Türk şiiri, Türk sineması? Hayır, onlar yok… İktidar, bu anlatım sanatlarını yoketmeye, yoksaymaya, başkalarına göstermemeye çalışır.
Operacı çıkar dışarıya, müzisyen gösterilir yabancıya, ressam da… Çünkü, bir opera şarkıcısı söylerken, bir piyanist bir parça çalarken, bir resme bakılırken, o sanatçıların iktidarı eleştirdiği, yerdiği, iktidara karşı olduğu anlaşılmaz. Oysa edebiyat, bir anlatım, bir deyiş sanatıdır.
Atatürk zamanında edebiyatımızı yabancılara tanıtma çabası vardı. Örneğin 1935’te, o zamanki İçişleri Bakanlığı Basın Yayın Genel Müdürlüğü, zamanın ünlü edebiyatçılarının eserlerini Fransızcaya çevirtmiş, “Anthologie des Ecrivains Turcs d’Aojourd’hui” adlı bi kitapta toplayarak, bu kitabı bütün yabancı elçiliklere dağıtmıştır. Bu kitapta şu adlar vardır:
Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Ziya Gökalp, Kemalettin Kâmi, Faruk Nafiz, Nâzım Hikmet, Ahmet Kudsi, Necip Fazıl, Behçet Kemal, Yaşar Nabi, Ahmet Muhip, Yakup Kadri, Ömer Seyfettin, Refik Halid, Aka Gündüz, Reşat Nuri, Mahmut Yesari, Sadri Ertem, Peyami Safa, Falih Rıfkı Atay, Ruşen Eşref, Vedat Nedim, Cevdet Kudret.Düşününüz ki, o zaman Refik Halid, yüzellilik olarak yurt dışında sürgündü. Düşününüz ki, Nâzım Hikmet bir komünist şair olarak iktidara karşıydı… Ne var ki, kendine güvenen bir iktidar vardı ve bu güvenli iktidar, hazırlattığı antolojide Nâzım Hikmet’ e en geniş yeri ayırmaktan çekinmiyordu.
Türk edebiyatını dünyaya tanıtmak için o zaman daha birçok yabancı dilde kitaplar yayınlanmıştı.
Bugün olanlarsa tam tersinedir. Ama akıllıca davranmayanlar “Dünya küçüldü” sözünün anlamını bir türlü kavrayamıyorlar. Kuşakdaşım yazarların çoğu, şimdiye dek görülmemiş bir yaygınlıkla hemen her dile çevriliyor.
AZİZ NESİN
bakınca göremediğimiz şeye
sadelik deriz.
dinleyince duyamadığımız şeye
incelik deriz.
anlamaya çalışıp da kavrayamadığımız şeye
giz deriz.
bu üçü bütünüyle keşfedilemez,
böylece bütünleşip bir olurlar.
ne yukarısı parlaktır, ne aşağısı karanlık.
sürüp gidendir, isimsizdir, yeniden hiçliğe döner.
bunun adı,
biçimsizliğin biçimi,
hiçliğin imgesidir;
bunun adı zihinsel soyutlamadır.
ona bak, yüzünü göremezsin,
takip et, sırtını göremezsin.
bugünkü dünyayı yönelendirmek için
eski yol’dan ayrılma,
eskiyi bilme yeteneği,
yol’un esasıdır.

”Hayrete düştü aşıklar, geçtiler kendilerinden
Aşk içinde yanıp yakıldılar, şaşırdılar yolları.”dedim.
Bunun üzerine bir çığlık atarak, ”Hayret,hayret” dedi,
”Aşka gönlünü kaptırmış biri hayrete düşsün, yolunu şaşırsın, bu nasıl olur?
Oysaki onun ilgilendiği biricik işi aşktır; aşk insanın duygularını alt üst eder;
aklını başından alır;
ruhunu dehşet ve ürperti içinde bırakır;
aşk insanı öldürür;
dolayısıyla öldüken sonra hayrete düşmek nasıl olur?”
ibn-i arabi - tercüman-ül eşvak
1. Filmde Hayvan ve Doğa teması varsa;
2. Macera/Aksiyon ise;
3. Amaç kaçıp hayatını kurtarmaksa;
4. Umuda yolculuk varsa;
5. Aşk ve Komedi barındırıyorsa;
6. Gençlik Komedisi ise;
(via wtfizgoingon)
Source: alierenunal

” Ey aşk eri, kime sevda derdinin zerre kadar ışığı vursa
erse ondan bir kadın doğar, kadınsa ondan bir er vücuda gelir.
Adem’den kadının doğduğunu görmedin mi?
Meryem’den erin doğduğunu duymadın mı? ”
Fedidüddin-i Attar - Mantıku’t-tayr
Source: fredmutebi.org

”…
denizde vardı oltam
bir balık tuttum zannettim, baktım hepsi rüyaymış, mekanım yanmış bir orman
ve tek seçimse çaresizlik, buna inanma
göz gördüğünden korkmaz, eski bensem bir çiçek olsam da solmam
anlatsın bilen kimse, hep çeken bilir demişler
çekense susmuş hep konuşmuş çekmeyen kim varsa
anlatsın derdi çeken, hüzün kaplı yüzlerinde kırışmakta dertler
bir de ellerinde kürek kazma
ve der ki şeytan yazma, ben olursam neyle anlatırım
neyle anlarım ben anlatmazsam hangi sazla
mürekkebim dilimde, kağıdım aynam,
gönlü saydam olan anlar anca işte sayfam
hergün intihar eşikte ve umutlar beşikte
bu dünya kapkaranlık, ışık başka yerde
herkes peşimde, herkes sandığım kadar iyi olsaydı keşe
en azından ay beklerdi üstümde yalnız gecede
başka seveceksin, başka türlü, başka şekilde, başka biçimde
güneşten sıcak, sudan çıplak
martıların kanadı gibi, tutsak
…”
tel cambazının rüzgarsız aşklara vardığını anlatır şiirdir
…
önce istanbul vardı o yoktu
sonra birgün çıktı geldi
bütün kapılar yerini buldu
önce gözlüklerini çıkardı pencereye koydu
çantasından sigara paketini çıkardı koydu
yalnızlığını çıkardı koydu
o zaman bütün aşklar bütün bulutlar geçti aklından
adı kimseye lazım değil
istanbul coğrafyada ışıksız bir şehir
tuttu ay ışığını parçaladı
her sokağa birer parça dağıttı
o tanrı mıydı sanki -haşa-
ama gönlü öyle istedi öyle yaptı
o zaman bütün aşklar bütün bulutlar geçti aklından
adı kimseye lazım değil
…
turgur uyar

i.
kaç kişiyi öldürdüm düşlerimde
kaç kilo çekerdi yalnızlık
kaç kere ezildim altında
yaz yağmurlarının
belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları
her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk
hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize
kim sevmezdi çiçekleri filan
”ben sevmezdim” dedim, “yalan” dedi
bunu palyaço söyledi,
palyaço söyledi ben yazdım
yazdım, yazmasam ağlayacaktım
herkes ağlarmış biraz, ben de ağladım
sırf bu yüzden mi ağladım
alçaklık gibi bir şey oldu bu biraz
biraz birazdım her şeyden
dün biraz sinirlenmiştim mesela
yarın bir kadını seveceğim biraz
biraz biraz kör oldum bügünlerde
ama rakı kadehlerini boşaltmayın
eksilmesin hiçbir şey
hiçbir şeyden dahi olsa
kalsın biraz
ii.
umursamıyorum yılgınlığımı filan
çünkü sessizce yaşanmalı her şey
bir devrim sessizce olmalı mesela
ve her sözcüğüne inanmalı bir palyaçonun
bir palyaço neden yalan söylesin ki?
ben palyaço olsaydım söylemezdim,
marangoz olsaydım da söylemezdim,
ben insan olsaydım yalan söylemezdim!
hem nereden çıkardınız palyaçonun yalnızlığını
kaç kilo çeker ki bir palyaço
hem neden yüzüme vuruyorsunuz
bir çirkin ördek yavrusu olduğumu
gocunmam ki ben, ben gocunmam
bir palyaço ne kadar gocunmazsa
o kadar, o kadar gocunmam işte
rakı doldurun! eksilmesin
iii.
bitmedi, yazacağım daha
yazmazsam ağlayacağım çünkü
alçakça olacak biraz
hem biz o zaman kimdik ki, nerelere giderdik
her sokakta biraz daha eksilirdik
bilirdim, geceleri puslu puslu olurdu bazen
bazen birisi fısıldarmış gibi olurdu
”duyamadım”, derdim, “tekrar et!”
sessizliğe bürünürdü o vakit her şey
sokaklar daha bir puslu
palyaçolar daha bir ağlamaklı olurdu
ve ben daha bir alçak olurdum
ağlardım biraz
hem sen kimsin, çekiştirme diyorum
hatta kuyruğuma basma diyorum
acıyor, tırmalarım,-
diyorum
kahrol, kahrol!
diyorum
iv.
geçen gün yüzüme rastladım bir ilan panosunda
korktum birden, kusacak gibi oldum
”olur öyle” dedi palyaço,
”herkes alçaktır biraz”
”otur ulan!” dedim, bağırdım ona
ben bazen bağırırım biraz
”rakı doldur!” dedim, “eksilmesin!”
ben bazen eksilirim biraz
aslında hepimiz eksilirmişiz biraz
bunu sonradan öğrendim
ben aslında her şeyi sonradan öğrendim
herkes herkesi sonradan öğrenirmiş
bunu da sonradan öğrendim
örneğin;
geçen gün bir kadınla seviştim
biraz değil çok seviştim
ya işte öyle palyaço
diyorum ki,
bunu da yeni öğrendim
sevişmek de eksilmekmiş biraz
v.
kim sevmezdi ki kuş ötüşlerini filan
”ben sevmezdim” dedim, “yalan”
dedi
bunu palyaço söyledi
palyaço söyledi, ben yazdım
yazmasam, alçak olacaktım
hem ben roman da yazdım biraz
bazen diyorum ki, palyaço,
sen olmasan ben ne yaparım
alçakça eksilirim belki biraz
her yağmur yağışında yerin dibine girerim
hiçbir kadının kasıklarını öpemem belki
ya da unuturum sonradan öğrendiklerimi
biraz biraz anlıyorum ki,
yüzler eller, o terli vücutlar filan
her şey plastikmiş biraz
vi.
haydi sirtaki yapalım palyaço
rakı doldur, yine eksildik biraz
turgut uyar